Oturup bir babalar günü yazısı yazmaya niyetli değilim. Zaten ciddi anlamda elimi sürmüyorum bloga, tamamen bir toparlama,ayıklama ve yenileme niyetim var 1-2 ay içerisinde.
Filmi seyredince bir iki satır yazmak istedim sadece. Bugün seyretmiş olmam bir tesadüf sadece:) Yoksa özelleştirilmiş gün takıntım yok ne mutlu ki...
Babama düşkünlüğüm meşhurdur benim. Nasıl anlatılır bilmem de hayati bir parçam gibi. Çok dillendirmem bunu belki, babamı görünce şımarmam falan ama çok hassas bir noktadadır benim için. 4-5 yaşlarımdaymışım herhalde, ben hatırlamıyorum. O zaman serde gençlik de var tabi, omuzlarından indirmezmiş beni. Bir gün o kadar çok oynamışız ki, alt alta üst üste boğuşmuşuz saatlerce. Durup uzun uzun bakmışım 'baba yaa,sen beni çok mu seviyorsun' demişim:)) Hala anlatır... Benim de hafiften gözlerim dolar, ama çaktırmam... Allah seninle birlikte nice uzun ömürler nasib etsin Babammm. Eksikliğini göstermesin, muhabbetimiz daim olsun senelerce. Seni çok seviyorum....
Not: Bu filmi benimle paylaşıp sabah sabah ağlatan ddarko'ya sevgiler ve teşekkürler:)
21 Haziran 2009 Pazar
Father and Daughter...
Gönderen es_RA zaman: 13:43 3 yorum
Etiketler: babalar günü, father and daughter
07 Mayıs 2009 Perşembe
Kesinti

Bir süredir yazamıyorum, bir süre daha yazamayacağım gibi görünüyor. Yazmak istediğim pek çok şey olmasının yanında, blog üzerinde de değişikliğe gitmeye karar verdim.
Bu arada Edmondo De Amicis hakkındaki düşüncelerinizi, ve özellikle Çocuk Kalbi romanına bakışınızı burada paylaşırsanız çok sevinirim. (dersi yarıda kesip müdür odasına gitmek zorunda kalan öğretmenin "ben gelene kadar siz de ..... "diye ödev vermesi gibi oldu biraz:))
Düşünceleriniz önemli benim için. Teşekkür ediyorum şimdiden. Sağlıcakla kalınız.
31 Mart 2009 Salı
El Yazısından Karakter Analizi Eğitimi Kayseri'de

Okull İstanbul-Ankara-İzmir Bünyesinde verilmekte olan "El Yazısından Karakter Analizi" eğitimimize bu haftasonu Kayseri'de devam ediyoruz. Bir uzmanlık eğitimi olmamakla birlikte, 4 saatlik bir çalışma sonunda, daha önce hiç görmediğiniz insanların dahi el yazısından karakter tahlillerini yapabiliyor olacaksınız. Öğretmen veya insan kaynakları uzmanıysanız, hayatınızdaki insanların bilmediğiniz yönlerini görmek istiyorsanız, kendinize dahi itiraf etmediğiniz yönlerinizi el yazınızla keşfedebileceğiniz bu eğitim tam size göre olabilir.
Gönderen es_RA zaman: 21:58 3 yorum
Etiketler: El yazısından karakter analizi, eğitim, grafoloji
18 Mart 2009 Çarşamba
Dünya'nın Bütün 'Kandahar'larına Yolculuk

Yemin ederim bilerek yapmıyorum.. Ben böyle bir insan değilim. Depresif değilim mesela. İşim gücüm iç karartmak hiç değil. Buraya ne zaman ne yazsam maalesef ki iç açmıyor, açsa da bunu sıklıkla yapmıyorum galiba. Bu girişten de anlayın ki yine
başlıyorum :)
***
İran Sineması, bir ara mutlaka zaman ayırmak istediğim bir derya. Elimi atmadan önce zor bela toparladığım birkaç yönetmenin filmlerini bitirmem ve sindirmem lazım ki maymun iştahlılığıma bir yenisini daha eklemeyeyim.Neyse konumuz
İran’lı yönetmen Mohsen Makhmalbaf ‘ın ‘Kandahar’ filmi. Filmden önce Malkhmalbaf hakkında birkaç şey eklemek isterim. Daha önce hiçbir filmini seyretmedim. Kandahar daha önce defalarca ismini duyduğum fakat seyredemediğim bir filmdi.İlginç olanı televizyonda seyretme şansı bulmuş olmam. Kanal 24 ün salı günleri insanlara yaptığı güzel bir hizmettir Tematik Film Kuşağı.Hem alt yazılı hem de sadece 1-2 reklamla bölünüyor film.Televizyon haftanın bazı günleri işe yarayabiliyormuş yani.
Mohsen Makhmalbaf, İran sinemasının önde gelen yönetmenlerinden biri. 26 ödülün sahibi. Yönetmen olabilmek, düşüncelerini sinemayla hayata aktarabilmek için epey zorluklardan geçmiş Makhmalbaf. Yaşadığı bütün zorlukların üzerine yönetmen olmasından çok, 1996 yılında Makhmalbaf Film Evi’ni kurup kendisini çocuklarının da dahil olduğu genç sinemacılara adaması daha fazla ilgimi çekti. 1987 yılında çektiği “Bisikletçi” filminde kızı Samira Makhmalbaf’ ı oynatmış ve aslında kızının da yolunu çizmiştir. 14 yaşında aldığı eğitimi birakarak sinema eğitimi almak isteyen kızına, 8 yıl boyunca evde eğitim vermiştir. Yasal yollarla kadınlar için bir sinema eğitim merkezi açmasına izin verilmemiştir çünkü. Samira Malkhmalbaf 17 yaşında ilk yönetmenlik deneyimini yaşar ve “ELMA” filmini çeker. Cannes Film Festivaline katılan en genç yönetmen ünvanını alır.
SAFAR E GANDEHAR 
“Bence Afganistan’daki Buda heykelini kimse yıkmadı… O heykel insanlıktan utanç duyduğu için kendisi yıkıldı. Dünyanın Afganistan gerçeğine karşı gösterdiği duyarsızlıktan utandı ve daha fazla dayanamadı. O dünyanın en büyük Buda heykeliydi ama milyonlarca insanı kurtarmak için büyüklüğünün hiçbir işe yaramadığını gördü.”
— Mohsen Makhmalbaf —
Nafas( Niloufar Pazira) , Kanada’ya göç etmiş bir afgan kadınıdır. Afganistanda bıraktığı kız kardeşinden bir mektup gelir. İntihar etmek üzeredir ve ablasına ihtiyacı vardır. Yaşadığı dönem Afgan kadınları için gerçekten zor bir dönemdir çünkü. Nafas defalarca kez Afganistana dönmek istemiştir fakat, Kanada’da insan olarak, hele de kadın olarak yaşayabilme yi bir kenara bırakıp buna cesaret edememiştir. Yıllar sonra Kardeşi için Afganistan’a dönen bir kadının İran-afganistan sınırını geçmeye çalıştığı serüveninde, bildiğimizden(!) daha gerçek bir Afganistan tablosuyla karşılaşıyoruz. Mayınlar yüzünden elleri, bacakları kopmuş ve Kızılhaç’tan yardım bekleyen insanlar, açlık, kadınların doktora gittiğinde perde arkasından tedavi edilmek zorunda kalmaları,cehalet…
Nafas,nefes anlamına geliyor. Filmde bir adamın adı da Hayat tı. Afganistan’da çok fazla kullanılan bir isimmiş Nafas. Bir yerde bu ismi kadınların burkalar altındaki esaretine bağlamışlar. Burkaların içinde özgürlüklerinin kısıtlanması bir tarafa nefes almaları bile oldukça zormuş. Birkaç sahne var aklımda seyrederken mahfoldum. Kızılhaç’tan protez ayak istemek için yollara düşen insanların, paraşütle uçaktan atılan takma bacaklara koltuk değnekleriyle koşmaları…
Bir adamın karısına verilen geçici bacakları getirip, bir yıldır beklediği protez bacakları almaya geldiğinde bunun karısı için uzun olduğunu, yanında getirdiği elbisesiyle ve karısının düğünlerinde giydiği ayakkabıları takma ayaklar üzerinde deneyerek ‘bu benim karım için uygun değil’ i kalbime indirecek şekilde söylemesi…
Film gibi değildi. Belgesel tadındaydı ve çok gerçekti. Zaten Time dergisi tarafından da en iyi 100 film arasında sayılmış zamanında.
Yorumlara baktım, insanlar filmin bir yere bağlanmamasından yakınmışlar genelde ama ben bunda abes bir taraf göremedim. İlla bir son olması gerekmiyordu filmde, bu daha anlamlı kılmayacaktı yani filmi. Amaç zaten Nafas’ı kardeşine ulaştırmaktan çok, doğduğu topraklara hapis olmayı reddetmiş bir kadının eşliğinde Afganistan’a yeniden bakmak olmuş. Ben sevdim, samimi buldum ve tavsiye ediyorum.
“Her zaman Afgan kadınlarının konulduğu hapishanelerden kaçtım. Ama bugün… Bu hapishanelerin hepsinde tutukluyum… Sadece senin için kardeşim.”
— Nafas —
Bir Başka NEFES Hikayesi
Aylardır iş arıyor çok sevdiğim bir dostum. Hem ekonomik krizden, hem güzel ülkemin aşamadığı ideolojik krizden mağdur oluyor her defasında. Bıçak kemiğe dayandığı bir zamanda iş buluyoruz birlikte. Görüşmeye çağırılıyor.Buraya kadar harika…Nasıl gitmeliyim diyor görüşmeye açık mı kapalı mı? Baş kesen bir düşünce yapınız yoksa ve herkesin özgürlüğünün önemli olduğundan yanaysanız cevap veremiyorsunuz bu soruya. Açık git, kapalı git demek üzerinize vazife değil çünkü. En azından benim için. Çünkü biraz empati kurma beceriniz varsa bunun onun vicdanında nasıl derinden bir etkiye sahip olduğunu anlarsınız. Peki açık gidersem evden mi gitmeliyim yoksa orda mı açmalıyım sorusu düşüyor akıllara. Yine cevap veremiyorsunuz. İki taraf için de külfet bu soruya cevap bulmak. Birbirimize atıp duruyoruz soruyu. Velhasıl politika kazanıyor. Yatırıyoruz giyotinin altına düşüncelerimizi, tercihlerimizi,haklarımızı,hürriyetlerimizi.
Bunu okuyup ‘ne var canım, insan mecbursa herşeyi yapar, gerekirse şu bu vs vs’ ile başlayan onlarca cümle kurabilirsiniz ama öyle değil, biliyorum.
“-Adın ne?
-Nafas
-Benimki de Hayat…”
Gönderen es_RA zaman: 19:51 3 yorum
Etiketler: iran sineması, kandahar'a yolculuk, Mohsen Makhmalbaf, Safar E Gandehar
13 Mart 2009 Cuma
Çeyreklik Bir Darbe Yazısı

12 Mart maalesef iyi bildiğimiz, sevdiğimiz bir tarih değil. Takdir-i İlahi tabi ben bu gün doğmuşum. Göksel uzzuuun bir darbe yazısı yazmış günün anlam ve önemini belirtecek. Ben darbeleri desteklemediğim düşüncesini not düşerek kendi çeyreklik darbemi ele almaya niyet ediyorum.
12 Mart 2009 itibariyle tam bir çeyrek asırlığım artık. Olaya böyle bakınca yaşlılık hissim kabarıyor tabi.
Bir yıllık bir muhasebenin ardından keyfimi doğrultamadım dün. Nedense bir burukluk çöktü ve gitmek bilmedi. Herneyse…
Geçen geçti,giden gitti. Kalan sağlarım, dostlarım, ailem,sevdiklerim… Hayatımda olan herkese teşekkür ederiyorum varlıklarından ötürü. Hep birlikte bir çeyreklik daha görebilmek umuduyla. Hepinizi çok seviyorum…
28 Şubat 2009 Cumartesi
Well,Well Hello Wall-E

Animasyon şirketleri arasında Pixar’ın açık ara önde olduğunu düşünürüm hep. Şimdiye kadar da yanılmadım. Belki de Pixar’a ait her yapımı kayıtsız şartsız kabul etmemle de alakalıdır, bilmiyorum.
Bolt ve uzun zamandır seyretmeye can atıp fırsat bulamadığım Wall-E animasyonlarını arka arkaya seyrettim. Bolt da başarılıydı fakat Wall-E’yi daha orijinal ve heyecan verici buldum. Bolt’un 8 yaşındaki kız kardeşimin, Wall-E nin ise benim favorilerim arasına girmesi de bunu destekler nitelikte oldu.Yine de Bolt’daki hamster a bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim.
Wall-E(Waste Allocation Load Lifter – Earth class/ Atık paylaştırma vinci dünya sınıfı)
Yaşadığımız 2000li yılların dünyasında, insanların korkunç tüketim hızına teknoloji ayak uyduramamış,dünya bir çöp yığınına dönmüş,temizlik yapmak adına da insanları konforlu uzay gemileriyle dünyadan tahliye etmişlerdir. Wall-E çevreyi temizlemek üzere üretilmiş bir robot serisininin hala çalışan tek üyesidir. Dünyada canlı cansız kimse kalmadığı halde Wall-E düzenli olarak çöpleri toparlama işiyle uğraşır. Bu esnada bulduğu işine yarar ıvır zıvırlarla da kendisine bir yaşam alanı oluşturur. Her akşam düzenli olarak Hello Dolly seyrederken tek düşündügü bir gün aşık olup filmde gördüğü el tutuşma sahnesini yaşayabilmektir.En yakın arkadaşının bir hamam böceği olması da esprili ve hoş bir ayrıntıdır.
EVE (Extraterrestrial Vegetation Evaluator-Dünya dışı bitki örtüsü değerlendiricisi)
Ultra teknolojik dünya modeli olarak tasarlanmış uzay gemisinden, dünyaya yaşam belirtisi kalıp kalmadığını anlamak için, bitki örtüsü araştırması yapmak üzere gönderilen seriden bir robot. Tabi Wall-E ye göre oldukça üstün özelliklere ve son derece çekici bir görünüme sahip. 
***
Wall-E tam tabiriyle züğürt bir robot:) Kendine ait son derece sevimli dünyasıyla EVE’yi tanıştırmak ister fakat gerçekten ayrı dünyalara aitlerdir. Yine de zor da olsa iletişim kurup dost olmayı başarırlar. Wall_E’nin tek derdiyse ilk görüşte hayran kaldığı EVE’ nin elini tutmaktır. Eve’ye çöpten bulduğu ve hala hayatta olan bir bitkiyi hediye eder. EVE, bitkiyi alır ve tüm devreleri kapanır.Çünkü dünyaya ait bir yaşam belirtisi bulmuş ve görevi orada sona ermiştir. Hikaye tam da burada başlar. Wall-E aşık olduğu robot için tam bir fedakar aşık kıvamındadır.Sonuna kadar da savaşır.Yeter ki EVE bir kez elini tutsun :)
Burdan sonrasını anlatmaya pek niyetli değilim. Animasyonu öyle güzel detaylarla süslemişler ki, eğer duygusal tarafı ağır basan biriyseniz ağlayabilirsiniz bile.Zaten ilk çıktığı zamandan beri Adrien Brody e benzettiğim Wall-E nin hal ve hareketleri yüz ifadenizi mütemadiyen hüzünlü tutacak. Çok keyifli bir aşk hikayesi olmuş. Bir taraftan da sosyolojik olarak iğneleyici :)
103 dk lık filmde bu zamanın 1/3 i kadar replik kullanılmış. Bu animasyondan hiç bir şey eksiltmemiş aksine biraz da özellikli kılmış bana kalırsa.
***
Bir diğer irdeleme de, tahliye edilen insanlar üzerinde yapılmış. Dünyadakine taş çıkarır cinsten bir tüketim çılgınlığı tam gaz uzay gemisinde de devam etmektedir. Üstelik burada, insanlar yerlerinden kıpırdamadan her istedikleri ayaklarına gelmektedir. Aslında şimdi de olduğu gibi tam olarak ne olduğundan habersiz orada da uyutulmaktadırlar. Bütün insanlar şişman ve yürümeyi unutmuştur.
07 Şubat 2009 Cumartesi
Muhteviyatı: Biraz işkence, biraz kan.

Hadi empati kuralım. Biz derisinden, etinden,sütünden,kürkünden, yağından faydalanılan,evlerimizde beslediğimiz,zaman zaman eğlence amaçlı kullandığımız hayvanların yerinde, onlar da bizim yerimizde olsunlar.
Evlerine alsınlar bizi, sonra bakamayıp sokağa atsınlar. Sokaklar evsiz barksız bizlerle dolsun, sonra belediyeler buna biz çözüm olarak bizleri barınaklara alsınlar. Şansımız varsa birisi gelip bizi oradan alsın. Sayımız çoğaldıkça öldürsünler. Çöp kamyonlarının arkasında pres yapsınlar, ya da gaz odalarına tıksınlar. Hala biraz şansımız varsa ötenaziyle ölelim… Sevmedik bu hikayeyi…
Etimiz de öyle lezzetli ki, önceleri daha merhametli şekilde bizden faydalanılsa da, dünya değiştikçe, nüfus arttıkça ve canlılar merhametini yitirdikçe bizi de sömürmeye başlıyorlar. Hızlıca paketlenmemiz lazım marketlerde servise sunulmak için. Bu yüzden çok da önemli olmasın nasıl öldürüldüğümüz. Etimiz daha diri olsun diye, baş aşağı sarkıtıp boğazımızda bir delik açsınlar kanımız oluk oluk aksın ama biz o sırda hala canlı olalım. Can çekişirken kafamızı kaynar suya daldırsınlar. Büyük makinalara soksunlar bizi, elektrikli çubuklarla öldürmeye çalışsınlar. Sopalarla vurarak, küfrederek…Sütümüzü,biz uygun oldukça almak onlar için zaman kaybı olsun ve makinalara bağlasınlar. Çocuklarımızı doğar doğmaz alsınlar bizden ve onlara da görmediğimiz bir yerde akıl almaz işkenceler yapsınlar. Sürekli süt verebilelim diye tecavüz askıları olsun. Dayanamayıp bitkin düştüğümüzde etimiz için başka bir işkence odasına götürülelim…
Derilerimiz… muhteşemler...Mağazalarda binlerce dolara teşhir ediliyorlar. Bunun için bizi diri tutmaya çalışsınlar. Bitkin düşmeyelim diye, kuyruklarımızı kırsınlar, gözlerimize acı biber sürsünler. Elektrikli çubuklarla öldürmeye çalışıp, hala canlıyken derilerimiz söksünler, kan revan içinde kalalım ne olduğunu anlayamadan. Birileri denizler aşıp yaşam alanımıza girsin ve kafamıza vura vura derimizi alıp bizi öylece bırakıp gitsin. Sürülerimize dalıp yavrularımızı, belki anne babamızı, belki en iyi arkadaşımızı alıp vahşice öldürüp en güzel ambalajlarla pazarlasınlar.
Eğlenmeye çalışsınlar bizimle. Yarışlar yapılsın, rodeolar. Sinirlendiğimizden değil, işkence gördüğümüzden kaçıp duralım oradan oraya,ve onlar eğlensin yeter ki...
…
…
“Gelmiş geçmiş tüm yaratıklar içinde şüphesiz ki insanoğlu en tiksindirici olanıdır”
Mark Twain
Güçlünün güçsüzü sömürmesi… Dünya tarihinde olan biten ve olacak olan her şeyin yalansız, abartısız,bütün gerçekliğiyle ortaya döküldüğü bir belgesel Earthlings . Belgeselin ardından, şehirlerin bombalanmasını, kadınların tecavüze uğramasını, çocukların yakılmasını, katliamları ve hiç bir şeyi artık sorgulamamaya başlıyorsunuz. Gerek kalmıyor. Yukarıdaki empati yazısında hayvanları yerimize koydum ama, onların sahip oldukları bu güdülerle insanlar kadar vahşi olamayacaklarından hiç şüphem yok…
Kopuş yaşadığımız yerleri garipsiyorum. Bu dünyada sahibinden dayak yiyen atın boynuna sarılıp ağlayan düşünürler, kuşu ölen çocuğa taziyeye gidecek kadar ince bir peygamber, üzerinde bir kedi uyuyakaldığı için cübbesini kesen başka zatlar da yaşadı. Kutsal kitaplar hayvanlara zarar vermeyi yasakladı... vs. vs…
***
Dayanabilirseniz hatta dayanamasanız da seyretmeniz gereken bir belgesel Earthlings.Belgeselin bir yerinde “hayvanların gözlerinin içine bakmayı öğrenmeliyiz” cümlesi geçiyor. Seyrederken insan oluşunuzdan utanıyorsunuz ve gözlerine bakmaktan. Belgesel boyunca öyle çok kendinizle başbaşa kalıp, öyle çok şeyi sorguluyorsunuz ki…
Filmi buradan indirebilirsiniz.
**EARTHLINGS:Yeryüzünde yaşayan bütün canlılar. Bütün türlerin EŞİT olduğunun ifadesi.
Gönderen es_RA zaman: 14:43 7 yorum
Etiketler: earthlings, hayvan soykırımı, katliam